You are here: Home / 2012 / 1. KONGREMİZİN ÇİZDİĞİ YOLDA İLERİ!.. (GO AHEAD ON THE ROUTE DRAWN BY OUR FIRST CONGRESS!.. in Turkish)

1. KONGREMİZİN ÇİZDİĞİ YOLDA İLERİ!.. (GO AHEAD ON THE ROUTE DRAWN BY OUR FIRST CONGRESS!.. in Turkish)

TİKB 1. Kongresi tamamlandı. TIKB, 16 Ekim 2012

Kongre, örgütümüz TİKB'yi, tarihinde ilk kez resmi bir programa kavuşturmakla kalmadı; 1997 sonunda noktalanan 3. Konferans'ımızda ittifakla kabul edilmiş olan tüzüğümüzü 21. yüzyıl sosyalizmi ve parti anlayışı ışığında gözden geçirerek yeniledi. 2010 Ocak'ında resmen sonuçlanan 4. Konferans'ımızdan bugüne kadar geçen süreçteki örgütsel gelişimimizin genel bir değerlendirmesini yaptı; önümüzdeki sürece ilişkin stratejik hedef ve yönelimlerimizin anahatlarını belirledi ve yeni MK'mızı seçerek çalışmalarını tamamladı.

Kongremiz birçok yönden örgütümüz TİKB'nin tarihinde 'ilk'lerin kongresi oldu.

En başta, bugüne dek toplam 4 Konferans yapmış olan örgütümüzün tarihindeki ilk Kongre oldu.

Bugüne kadar 1. Konferans dışındaki Konferanslarının hiçbirini zamanında yapmadığı için ağır örgütsel krizlere sürüklenmekten kurtulamamış olan örgütümüzün, 1980 Nisan'ından bu yana zamanında gerçekleştirdiği ilk Kongre oldu. Üstelik Program ve Tüzük gibi iki temel örgüt belgesinin bütün delegeler tarafından aceleye getirilmeksizin tartışıldığı, karşılıklı görüş alışverişi ve tartışma mekanizmalarının sonuna kadar işletildiği bir süreci kapsadığı halde tüzüğümüzde belirtilen maksimum süre aşılmadı.

Kongremizin başardığı ilkler arasında kuşkusuz en önemlisi, örgütümüzü resmi bir programa kavuşturması oldu. 1. Kongremiz, TİKB'yi “programsız devrimcilik” gibi yapısal-tarihsel bir zayıflık ve ayıptan kurtardı.

Gerçi TİKB, bugüne gelinceye kadar da tasfiyeci döneklerin ya da tarihi kendileriyle başlatma sevdalısı küçük burjuva hasımlarının göstermeye çalıştıkları gibi programatik bir perspektiften ve stratejik yönelimlerden yoksun değildi. Tarihi utanmazca çarpıtan bu ucuz demagojik iddiaların tam tersine o, köklerinin uzandığı '68'lerden beri, reformizmin ve revizyonizmin belli başlı bütün türleri karşısında militan bir ML'i, proletarya sosyalizmini ve devrimimizde proletaryanın ideolojik ve fiili öncülüğünü esas alan bir çizginin takipçisi ve önde gelen temsilcilerinden biri oldu. Sovyet revizyonizmine karış tavır konusunda olduğu gibi Maocu “Üç Dünya Teorisi”ne ve Maocu revizyonizme karşı da ML temellerde tavır alışın öncülüğünü yaptı. MDD'ciliğin tümüyle kurtulamadığı etkileri nedeniyle demokratik devrimi savunduğu '70'li yıllarda dahi devrimin kesintisizliğini ve sosyalizm vurgusunu öne çıkaran bir stratejik yaklaşımın sahibiydi.

Devrimci iktidar bilinci ve iddiasından uzak, çevreci bir “devrimcilik” anlayışının korku ve tereddütleri yüzünden, ideolojik-siyasi çizgisinin temel esaslarını yazılı bir program haline getirmekten uzun süre kaçındı. Bu konuda adım atma cesaretini ilk olarak 1979'daki İMT sonrasında gösterdi. O güne dek oluşmuş temel görüşlerini '79 Platformu'yla ortaya koydu.

'79 Platformu, kapsam olarak program özelliğine sahip bir metindi. MDD'ci kimi leke ve kusurlar taşımakla birlikte devrimci ML bir öze, belirgin bir proleter sosyalist yaklaşıma sahipti. Fakat en büyük zaafı, kendisini hala bir “program” olarak tanımlama cesaretini gösteremeyişiydi.

TİKB, '79 Platformu'nda da cisimleşen tarihsel çizgisini ve militan proleter devrimcilik anlayışını 1990'ların ortalarına kadar sürdürdü ve geliştirdi. Ancak '95'ten başlayarak sonrasında peşpeşe tasfiyeci kırılmalar yaşadı. TİKB'yi, kendi tarihine ve tarihsel birikimlerine yabancılaşmanın da ötesinde ideolojik kimliğini kaybetme noktasına kadar sürükleyen bu tasfiyeci kırılmaların yaşanmasında, açık, net ve bağlayıcı bir programdan yoksunluğun rolü tayin edici etkenlerden biri oldu. Eğer zamanında tartışılıp kesinleşmiş, herkes için bağlayıcı bir hale gelmiş ML bir program olsaydı, biri zaman tünelinde kalmış kafasız bir devrimciliğin, diğeri ise dünya-tarihsel koşullarda yaşanan büyük değişimleri bahane ederek mücadele kaçkınlığını teorize etmeye soyunan çürümüş bir küçük burjuva aydın oportünizminin temsilcisi tasfiyeciler örgüt saflarında o kadar uzun süre ve o kadar rahat cirit atıp bulanıklık yaratamazlardı.

TİKB, devrimci iktidar bilinci ve iddiasındaki zayıflığın yanı sıra konjonktürel etki ve savrulmalara açık “programsız devrimciliğe” artık son veriyor!..

1. Kongremiz tarafından tartışılıp kesinleştirilen programımız, her şeyden önce net bir proleter sosyalist karaktere sahiptir. Artık hiçbir demagog, “TİKB'nin, ufku demokratik devrimle sınırlı, dar bir antifaşist devrimcilik anlayışına sahip olduğu” yalanına ve iftirasına sarılamayacaktır!..

TİKB Programı, net bir proleter sosyalist içeriğe sahip olmanın yanında beylik sosyalizm savunularıyla da açık ve belirgin bir farklılığa sahiptir. Bu farkın temelinde, onun sosyalizmi, kapitalizmden yola çıkarak değil, devrimci proletaryanın asıl tarihsel amacını oluşturan geleceğin komünist toplumundan geriye gelerek ele alışı yatar. Bu yaklaşım, sosyalizmi başından itibaren komünist toplunun ilk/başlangıç evresi olarak gören Marksizmin özünü yansıtır.

TİKB'nin sosyalizm kavrayışı ve programı, sosyalizmi günümüzde hala 1870'li yıllar ya da 1930'larda formüle edilmiş kalıpları kullanarak tanımladığını zanneden düşünce tembeli programlardan olduğu kadar, onun sadece şu ya da bu yönünü öne çıkararak iğdiş eden oportünist çarpıtmalarla da açık ve belirgin bir karşıtlık içindedir. Çünkü TİKB, sosyalizmin özünü, mülksüzleştirenlerin mülküzleştirilmesi temelinde her türlü yabancılaşmayı ortadan kaldıracak yeni bir üretim tarzının ve bu temel üzerinde yükselen yeni bir toplumsal düzenin kurulmasında görür. Bu özün kapsadığı bütünlük yerine, onu sadece ya da asıl olarak gelişkin bir siyasal demokrasi inşasına ya da ekonomik kalkınma hamlesine indirgemek, sosyalizmi komünizme giden bir başlangıç olmaktan çıkarıp değişik küçük burjuva kesimler hatta burjuvazi için dahi kabul edilebilecek şekilde budayıp yozlaştırmak anlamına gelir.

1. Kongremiz tarafından kabul edilen TİKB Programı, klasik Marksist parti programlarından farklı bir formata sahiptir. Marksist bir partinin programı, normalde yoğunlaştırılmış tezlerle yetinir. Bunların açımlanması ve gerekçelendirilmesi ise bütünüyle farklı alt metinlerin, özel inceleme ve araştırmaların konusudur. Ancak TİKB Programı, hedef kitlesini oluşturan işçi sınıfıyla devrimci hareketin bugünkü ortalama bilinç düzeyi gözönünde tutularak kaleme alınmıştır. Bugün sınıfın öncü unsurları ve devrimci kadrolar dahi ML teorinin ve proletarya devrimciliğinin en temel tez ve değerleri konusunda bile ürkütücü bir cehahet ve yabancılaşma içindedirler. Buna karşın neoliberal tasfiyeciliğin bilinçlerde -ve ruhlarda- yarattığı kirlenme büyüktür. Program kapsamına giren konularda bile geçmişin sığ ve kısır tartışmalarına ait, çoğu kulaktan dolma bilgilenmeye dayalı tortular etkilidir. Bu öncüllerden hareketle, bu kez program formatından büsbütün uzaklaşmayacak sınırlar içinde olabildiğince açıklayıcı bir yol tutturulmaya çalışılmıştır.

1. Kongremiz tüzüğümüzde de önemli değişiklikler yapmıştır.

Programa olduğu gibi Tüzük'te yapılan değişikliklere de, 21. yüzyılın parti ve sosyalizm anlayışı yol göstermiştir. TİKB'nin tüzük anlayışın genel esaslarının özetlendiği Giriş bölümündeki şu alt çizme, yapılan değişikliklerin özünü ve gerekçesini de anlatır:

TİKB, tüzüğün yorumlanışı ve uygulanması sırasında örgüt içi demokrasinin, örgüt güçlerinin karar süreçlerine katılmları ve inisiyatiflerinin geliştirilmesini esas alır. Bunu bilinçli ve güçlü bir merkeziyetçiliğin zemini olarak görür.

Bu bağlamda yapılan değişiklikler içinde sekreterlik kurumunun kaldırılmasıyla kongre ve konferanslarda tartışılan konularda azınlıkta kalan görüşlerin çoğunluk haline gelebilme haklarının tüzüksel bir hak olarak tanınmasının ayrı bir anlam ve önemi vardır. Bunların her ikisinde de 20. yüzyılın parti ve sosyalizm pratiklerinden çıkarılan dersler yol gösterici olmuştur.

Örgüt organlarında sekreterlik kurumunun kaldırılmasında, bu uygulamanın kolektivizmin gelişimini frenleyip sakatlamakla kalmayıp pratikte genellikle bürokratizme ve keyfiliğe kapı aralaması belirleyici olmuştur.

Kongre ve konferanslarda tartışılan konularda azınlıkta kalan görüşlerin çoğunluk haline gelebilme haklarının tüzüksel bir hak olarak tanınması ise, örgüt içinde düşünce hayatının çoraklaşmasının önüne geçmek kapsamında alınan kararlardan biridir.

Militan bir sosyal devrim örgütünde mutlaka varolması gereken düşünce ve eylem birliğini, herkesin aynı tornadan çıkmışcasına tektipleşmesi şeklinde algılayıp yorumlayan bürokratik merkeziyetçi anlayışlarla sınırların daha da belirginleştirilmesi yönünde atılmış bir adımdır. Bu konuda tüzüğümüze eklenen paragrafta da vurgulandığı üzere, “örgütün eylem birliğini ve disiplinini zayıflatacak bir klikleşme yönelimine dönüşmediği sürece farklı görüşlerin kongre, konferans ya da MK tarafından belirlenecek araç ve yöntemlerle tartışılması, örgütün düşünsel hayatını canlandırıcı bir unsur olarak” tanımlanmıştır.

***

Dünyada ve Türkiye'de, ekonomik ve sosyal bunalımların derinleşeceği, çelişkilerin giderek daha fazla keskinleşeceği ve mücadelenin sertleşeceği bir döneme girdik. Proletarya ve insanlığın geleceği bakımından büyük fırsatların yanında büyük tehlikeleri de bağrında taşıyan bir süreç bu. Dünya bu açıdan yeni bir 1930'ların başındadır.

Son 30 yıla damgasını vurmuş olan neoliberal birikim modeli ve ona ait paradigmalar çökmüş durumda. Dünya burjuvazisi şimdi bunun yerine koyacağı yeni bir model arayışı içinde. Bu model kuşkusuz masabaşında, konferans salonlarında, zirvelerde yapılacak tartışma ve pazarlıklarla belirlenmeyecek. Onu biçimlendirecek dinamik, dünya çapındaki sınıf mücadeleleri ve bunun ortaya çıkaracağı yeni sınıfsal dengeler olacak. Nihai sonuç, bir taraftan dünya proletaryası ve ezilen emekçi halklarla burjuvazi arasındaki çatışma, diğer yandan emperyalist burjuvazinin kendi arasındaki çelişki ve çatışmaların vektörel bileşkesi olarak şekillenecek.

Samimi bir devrimcilik iddiası, tarihin yeni bir sayfasının yazılacağı böyle kritik bir kesiti silik ve iddiasız bir tutumla uzaktan seyredemez!.. Sadece oturduğu yerden ahkam kesen, konuşan, yazan, tartışan kendiliğindenci bir sorumsuzluk sergileyemez!.. Dünün sınırlı ve etkisiz oyalanma pratikleriyle yetinip avunamaz!.

Proletarya ve emekçi halklar cephesinin dünya çapında en büyük zayıflığını, tutarlı devrimci bir öncülük ve örgütlülükten yoksunluk oluşturuyor. Subjektif faktördeki bu boşluk, programsızlık ve yönsüzlüğü de beraberinde getiriyor. Yığınların kendiliğinden harekete geçtiği durumlarda bile elverişli bir dizi fırsatın kaçırılmasına, korkunç bir güç ve enerji israfına, kritik anlarda tutukluğa dönüşen dağınıklık ve yalpalamalara neden oluyor. Tunus ve Mısır'da “devrimlerin çalınması”, Yunanistan ve İspanya örneklerinde kitlelerin sergiledikleri olağanüstü kararlılık ve mücadelede ısrara karşın elde edilen sonuçların cılızlığı sarsıcı olmalıdır. İşçi sınıfına ve emekçi yığınlara devrimci öncülük iddiasını taşıyan komünistler ve devrimciler, bu somut deneyimleri öncelikle bu yönden ele alıp tarihsel sorumluluklarını hatırlamak zorundadırlar.

Krizdeki derinleşmenin işçi sınıfını ve emekçi yığınları giderek daha kitlesel ölçeklerde harekete geçireceği ve dünyanın değişik yörelerinde zaten başlamış olan hareketin doğrusal bir çizgide büyüyüp genişleyeceği şeklinde kendiliğindenci beklentilerden uzak durmak şarttır. Hedef açıklığına sahip güçlü bir sınıf ve kitle hareketinin basıncıyla geriletilip köşeye sıkıştırılmadığı sürece burjuvazinin içinden çıkamayacağı hiçbir krizin olmadığı unutulmamalıdır. Arap halklarının devrimci isyan dalgasının yoldan çıkarılıp emperyalist hegemonyanın restorasyon dinamiği haline getirilebilmesi bu yönüyle uyarıcıdır.

Bu güncel deneyimden çıkarılması gereken derslerin başında da zamanında hazırlanmış olmakla hızlı hareket etmenin önemi gelmelidir. Arap isyanları deneyiminin de gösterdiği gibi burjuvazinin ve gericiliğin bu konudaki refleksleri komünistlerden ve devrimci güçlerden daha hızlı ve gelişkindir. O, koşullar ve dengelerdeki değişimi daha erken algılayıp daha çabuk uyum gösteriyor, strateji değişikliği de dahil politika ve yöntemlerinde gerekli değişiklikleri yapmakta hiçbir tereddüt ve tutuculuk sergilemiyor. Tarihin akışını seyreden utanç verici bir kendiliğindenciliğe düşülmek istenmiyorsa, komünistler ve devrimciler de içine girdiğimiz tarihsel süreçte kendi çizgilerinde bu yetenek ve refleksleri edinmek zorundadırlar. Neoliberal hegemonyanın ezici bir hakimiyet kurduğu durgunluk ve tasfiyecilik döneminin yorgunluğu ve bezginliğiyle, kireçlenmiş tutucu anlayış ve alışkanlıklarıyla bu tarihsel süreçte değil öncü bir rol oynayabilmek, devrimci olarak kalabilme olanağı dahi yoktur!..

Şu ana kadar yaşanan deneyimler, tarihin yeni bir sayfasının yazılacağı bu tarihsel süreç açısından anlamlı dersler sunuyor. Bunların başında ise iniş-çıkışlar gösterecek, çetin kapışmaların yaşanacağı uzun soluklu inatçı ve militan bir mücadeleye hazırlıklı olmak geliyor. Son 30 yıldır kendisine sınırsız bir sömürü, yağma ve talan olanağı sağlayan neoliberal politikalardaki bütün tıkanmaya rağmen burjuvazi kolay havlu atmayacak! Öfkeyle ve inatla sokaklara çıkan, meydanları dolduran kitleleri bezdirip yormak için elinden geleni yapacak! Siyasal zoru ve devlet terörünü giderek daha fazla devreye sokarak yıldırmaya ve sindirmeye çalışacak! Milliyetçiliği ve ırkçılığı kışkırtıp tırmandırarak güçleri bölmeye, dikkatleri başka yönlere çekmeye çalışacak!..

Sınıfı ve kitleleri burjuvazinin manevralarına ve karşı saldırılarına hazırlamanın yolu, her şeyden önce onlara, sosyalist karakterde tarihsel bir bilinç ve stratejik bir perspektif kazandırmaktan geçiyor. Bunun başta gelen koşulunu ise, önlerine ikna edici net bir program ile uğrunda dövüşmeye değer bulacakları somut alternatif politikalar koymak oluşturuyor. Günümüzde sadece propaganda ve ajitasyona dayalı bir devrimcilik öncüleşemez!..

Yaşanan örneklerden alınması gereken ikinci ders burada yatıyor zaten: Sokağa çıkan kazanır!.. Sınıfa ve kitlelere oturduğu yerden akıl satan değil, onların yakıcı sorunlarına alternatif çözümler üreten, uzaktan vaaz ve öğüt vermekle yetinmeyip her eyleminde onlarla omuz omuza dövüşen güçler öncüleşebilir ancak!.. Pratikteki somut tutumu ve eylemleriyle sınıfın ve geniş kitlelerin görüş alanına girmeyi başaramayan, sözüyle eylemi birbirini tutmayan, teorisi ve siyasetleriyle olduğu kadar pratiğiyle de ikna edici bir alternatif olarak onların güvenini ve desteğini kazanmayı başaramayan bir “devrimcilik” bitmiştir artık!..

Eskisi gibi yaşamak istemeyen ve kendilerine bir çıkış yolu arayan kitlelerdeki bu öfke ve tepki birikimine net bir programa dayalı olarak militan sosyalist bir çizgide bizler öncülük ve önderlik edemeyecek olursak, bunun sonuçları da ağır olacaktır. İdeolojik hegemonyası da çatlamış olan sistemi giderek daha fazla sorgular hale gelen kitlelerdeki bu tepkiyi komünistler ve devrimciler olarak bizler örgütleyemezsek, 1930'larda olduğu gibi ırkçı faşist partilerin istismar edip peşlerine takmalarının önünde bir baraj da kalmayacaktır.Yunanistan, Fransa, Avusturya, Hollanda, Danimarka gibi örnekler bu açıdan uyarıcı olmalıdır.

Bu tehlike Türkiye'de farklı bir biçimde çoktan gerçekleşmiş durumda aslında. Türk-İslam sentezinin neoliberal versiyonu olarak mezhepçi bir ırkçılık, toplumun bütün gözeneklerini sarmış halde. 1980 sonrasının neoliberal birikim stratejileri ve uluslararası yeni işbölümü yanında 12 Eylül faşizmi sayesinde palazlanarak ekonomide, siyasette ve idari yapıda iktidarlaşmış olan bu gericilik, faşizme özgü bir toplum mühendisliğine yönelereksivil toplum” içinde de kitle tabanını büyütüp kemikleştirecek yaygın ve örgütlü bir toplumsal ilişkiler ağı ördü. Toplumu bir ağ gibi saran kendi sermaye örgütlerini, kendi işçi ve memur sendikalarını, kendi sivil toplum örgütlerini, kendi medyasını, kendi aydınını, kendi liberalini, kendi “solcusu”nu, kendi Kürdünü, kendi Alevisini.... yaratmada büyük mesafeler aldı.

Ekonomide, siyasette, idari yapı ve toplumsal alanda gücünü pekiştirdiğini hissettiği ölçüde daha pervasız bir toplumsal mühendislik çalışmasına girişti. Onun buradaki temel amacı, tüm bir toplumsal alanı, azgınlaşan kapitalist sömürüyü uysalca kabul edecek bir kalıba dökmektir. Küresel sermaye ve tekelci burjuvazinin sömürü politikalarına, din başta olmak üzere tüm toplumsal gericilik öğelerinin içselleştirilmesiyle boyun eğen bir toplumsal şekillenme yaratmaktır.

Tasavvur edilen toplum her açıdan köleliğe rıza gösterecek bir toplumdur! Her türlü gerici değer yargısı, aile kurumu başta olmak üzere tüm bir topluma yedirilmeye çalışılıyor. Bu faaliyetin temel eksenini, Sünni İslam'ın kapitalizmin ihtiyaçları temelinde güncellenmesi oluşturuyor. Bu stratejik saldırının keskin ucu gençliğe ve emekçi kadınlara dönmüş durumdadır. İşçi sınıfının gelecek bölüklerini oluşturacak olan bugünün çocukları ve gençler esas hedeftir. Aniden gündeme getirilip yangından mal kaçırırcasına uygulamaya konan 4+4+4'te somutlaşan, bu gelecek tasavvuruna uygun bir nesil yetiştirme çabasıdır. Bu saldırganlık, özü itibariyle gerici faşist nitelikler taşımaktadır. Kadına ve Alevilere yönelik saldırılar ve ayrımcı uygulamaların tırmanışı da bu stratejinin parçalarıdır. Bütün bunlarla, Sünni İslam dışında başka bir dinsel odağa müsamaha gösterilmeyeceği ve toplumun da buna uygun bir kalıba sokulacağı mesajı verilmektedir.

Bazıları bütün bu olup biteni AKP'nin marifeti olarak görüp onunla sınırlayan bir yaklaşım içindedir. Oysa bu gelişme gerçekte, 12 Eylül'le birlikte resmi ideoloji olarak benimsenip topluma her yolla empoze edilmeye çalışılan Türk-İslam sentezi çizgisinin bir devamıdır ve onun da gerisinde, dünya çapındaki neoliberal yeniden yapılanmanın faşizmle dinci gericilik kırması genel ideolojik çizgisi ve yönelimi vardır. Özal'ın ANAP'ından sonra AKP, dünya genelinde egemen hale gelen bu gerici faşizan çizginin Türkiye özelindeki temsilcisidir.

Neoliberal politikaların ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılan bu yeni tipte faşizmin bugünkü ideolojik ve toplumsal hegemonyasını inşa sürecinde “İkinci Cumhuriyetçi” oportünizmin bütün tür ve biçimlerinin vebali büyüktür. Geçmiş yıllara kıyasla daha baskıcı, toplumu çok daha gelişkin bir denetim ve gözetim ağı içine almaya yönelen, eğitimden aileye, çocuk sayısından kürtaj hakkına, sanat ve estetik ölçülerinden eğlence tarzı ya da bilim felsefesine kadar toplumsal yaşamın bütün alanlarını kendi ölçü ve kuralları temelinde yeniden biçimlendirmeye soyunan, tepedeki güç yoğunlaşmasının tabanda kolaylıkla linç güruhlarına dönüşen toplumsal örgütlenmelerle desteklendiği bir gidişi demokratikleşme” olarak pazarlayıp yutturmaya soyunmakla onlar, işçi sınıfı ve emekçi kitleleri gözlerine kül serptiler. Sınıfı ve kitleleri uyarmak yerine, uyuşturucu bir rol üstlendiler. Tarih, 1930'ların sosyal demokratları gibi onların oynadıkları bu uğursuz rolü de unutmayacaktır!..

Kürt düşmanlığı başta olmak üzere kendisinden farklı, özellikle de kendisine muhalif olana karşı gözüdönmüş bir saldırganlıkla karakterize olan Sünni Türk ırkçılığı, bugün hem iç hem de dış politikayı belirleyen temel etkenlerden biri haline gelmiştir. Ve her iki cephede de toplumu kanlı çatışmalara ve savaşlara sürükleyecek tehlikeli ve maceracı bir gidiş içindedir. Onun önü ancak, sınıfa ve emekçi kitlelere özgüven ve umut kazandıracak militan bir sosyalist alternatifin ortaya konulup güçlenmesiyle alınabilir.

***

1. Kongremiz, önümüzdeki dönemin stratejik görevi olarak TİKB'nin önüne, “devrimcilikte düzlem farklılaşması yaratmak” hedefini koydu. Bunun özünü, tarihin yeni bir sayfası yazılırken proletarya devrimciliğe çizgisinde militan sosyalist bir odak olarak öne çıkmak, sınıfımızla kitlesel ölçeklerde buluşarak devrimi ve sosyalizmi örgütlemek olarak tanımladı.

TİKB'yi silinip gitmenin eşiğine kadar getiren tasfiyeci küçük burjuva aydın hizbiyle yollarımızın ayrıldığı 4. Konferans'ımızı izleyen sürece, “TİKB'yi ayağa kaldırmak” stratejik hedefi ve iddiasıyla girdik. Bunun temel ayaklarını; sınıf çalışmasına yüklenmek, bu temelde yeni bir proleter devrimci kimlik inşasına girişmek ve program inşasına yönelmek olarak tanımladık.

O günden bugüne aldığımız yol ortada!.. Militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde Leninist bir öncü siyasal faaliyete yıllarca yan çizerek örgütü de kendileri gibi çürüten tasfiyeci aydın hizbinin yol açtığı tahribatın büyüklüğü ve derinliği nedeniyle özellikle yeni bir proleter devrimci kimliğin inşasında hedeflediğimiz gelişmeyi yakalayamadık. Sınıf çalışmasında, devrimci yeraltının inşasında, örgütün eylem kapasitesi ve militanlık eşiğinin yükseltilmesinde de zayıf kaldığımız yönler oldu. Fakat bütün eksiklerimize ve yetersizliklerimize rağmen TİKB'yi ayağa kaldırmayı başardık!.. Sınıfımıza ve ölümsüzleşen yoldaşlarımıza verdiğimiz bu sözü tuttuk!.. Onların ve tarihin karşısına Program sorununu da çözmüş olarak çıkıyoruz bugün. Artık yeni bir düzleme sıçrama zorunluluğu, dönemin yüklediği tarihsel bir sorumluluk olmanın yanında, küllerimizden yeniden doğuşumuzun ardından geldiğimiz noktanın da emrettiği bir zorunluluk ve sorumluluktur bizler için.

TİKB olarak önümüzdeki dönemde önceliklerimizi; militan sosyalist bir pratiği geliştirip güçlendirmek, yeni bir proleter devrimci kimliğin inşası kapsamında kadrolarımızın ve çevre güçlerimizin ML politik formasyonunu yükseltmek ve partileşme hedefi doğrultusunda Leninist bir örgütsel yapının inşasına hız vermek oluşturacak.

ML ideolojimizden, tarihimizden ve Programımızdan aldığımız güç ve güvenle bunları da başaracağız!..

İnsanlığa kurtuluşu getirecek olan sınıfsız komünist topluma giden yolda proleter devrim ve sosyalizm bayrağını daha da yükseğe kaldıracağız!..

* TİKB YAŞIYOR, SAVAŞIYOR!

* 1. KONGREMİZİN ÇİZDİĞİ YOLDA İLERİ!

*KRİZE KARŞI DEVRİM, KAPİTALİZME KARŞI SOSYALİZM!

* 21. YÜZYILA SOSYALİZMİ YAZACAĞIZ!..

 

Document Actions