You are here: Home / 2017 / ORTADOĞU VE BÖLGESEL DEVRİM

ORTADOĞU VE BÖLGESEL DEVRİM

MLKP Marksist Leninist Komünist Parti Türkiye / Kürdistan, 17 Mart 2017


Ortadoğu'daki gelişmeler, I. Dünya Savaşından bu yana ikinci kez bölgenin siyasal haritasını, demografik yapısını değiştirecek boyutlara varmıştır. Bölgemizde “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak”, yüzyıldan bu yana kurulmuş olan gerici, emperyalizme bağımlı, sömürgeci statüko yıkılıyor. Dünya ve bölgesel hegemonyanın gereği olarak emperyalist ve bölgesel güçler, ülkelerin parçalanmasını hesaplıyorlar, en azından fiilen bölünmüşlüğün devamını istiyorlar. Libya, Suriye, Irak gibi ülkeler bu durumdalar. Din, etnik motifli çatışmalar önplanda duruyor. Görünüş böyle. Ama her bir tarafın arkasında farklı güçlerin ve çıkarların olduğu gerçeği de sırıtıyor.

Ortadoğu'daki bu dini motifli çatışmalar, kontrollü savaşlar ve katliamlardır. Bu çatışmalarda Türkiye, İran, S. Arabistan, Katar gibi bölgesel ülkelerin çıkarları vardır, ama bu çatışmaların esas örgütleyenler, yönlendirenler ve kontrol edenler emperyalist ülkelerdir, öncelikle de Amerikan ve Rus emperyalizmidir. Amerikan emperyalizmi ve Rus emperyalizmi, Ortadoğu'yu dünya hegemonyası anlayışlarının bir parçası olarak yeniden şekillendirmek için kıyasıya rekabet içindeler.

Bu jeopolitik “oyun”un kaçınılmaz sonucu olarak emperyalizm, öncelikle de Amerikan emperyalizmi Ortadoğu'yu kan gölüne çevirdi. Buna son olarak Rus emperyalizm de katıldı. Hem yeraltı kaynaklarını kontrol etmek hem de bölgenin stratejik konumunu kendi çıkarları için kullanmak isteyen emperyalist güçler, Ortadoğu'da sınırların da değişmesine neden olabilecek oyunlarla bölüyor, parçalıyor, etkisizleştiriyor, mezhep çatışmalarını kışkırtıyor ve hakimiyetini sürekli kılmaya çalışıyorlar. Halkları kendi çıkarları için savaştırıyorlar.

Bu oyunun 100 senelik bir tarihi vardır. Bölgede enerji kaynağı olarak petrolün bulunması, I. Dünya Savaşında çöken Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılması 16 Mayıs 1916'da Fransa ve İngiltere arasında gizli görüşmeler sonucunda Ortadoğu'nun bugüne kadar kaderini belirleyen Sykes-Picot Anlaşmasının zeminini oluşturmuştur. Osmanlı İmparatorluğu tarihten silinirken, Ortadoğu da Fransız-İngiliz çıkarları alanlarına bölünmüştü.

Suriye savaşından bu yana gelişmeler, Ortadoğu'da halkların büyük acılarla, tehlikelerle karşı karşıya olduklarını göstermektedir. I. Dünya Savaşı sürecinde İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin çıkarları doğrultusunda çizilen harita böl, yönet ve talan et haritasıydı. Koşullar değişti ve değişen koşullarda yeni bir “böl, yönet ve talan et” haritası Amerikan ve Rus emperyalizmi tarafından yerel güçleri hizaya getirerek dinsel ve etnik toplulukları birbirine kırdırarak, vekalet savaşlarıyla yeniden çizilmek istenmektedir.

“Böl ve yönet” taktiği iki türlü kullanılmaktadır. Birisi büyük, bölgesel güçlü devlet yapılanmaları parçalamak ve küçülterek etkisiz hale getirmek; ikincisi de sınırlara dokunmadan ülke içinde farklı siyasi, dini, etnik vb. oluşumları birbirine düşürmek ve ülkeyi yönetilemez hale getirerek yönetmektir. Bunun her ikisi de Ortadoğu'da emperyalizm tarafından uygulanmaktadır.

Her ne kadar IŞİD geriletilse de Suriye'de parçalanma süreci devam ediyor; Amerikan ve Rus emperyalizminin hegemonal çıkarları bu ülkenin geleceğini şekillendirecek önemdedir. Yine Irak'ta IŞİD geriletilmiş olmasına rağmen bu ülke de fiilen üçe bölünmüş durumdadır.

Güçsüz düşür ve yönet taktiği açık ki, rejim değişimi olmaksızın pek kullanılamıyor. Bu anlamda Batılı emperyalist güçlerin, özellikle de Amerikan emperyalizminin Türkiye'de 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında durmuş olması bunun açık ifadesidir.

Büyük resim, Amerikan ve Rus emperyalizminin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmede uzlaşamadıklarını, Cenevre 3'ün de işe yaramadığını; ABD önderliğinde koalisyon güçlerinin IŞİD'i öldürmeyecek, ama dünyanın başka yerlerine kaçıracak derecede vurmaya, Rus emperyalizminin de Esad rejimi ile birlikte başkaca “muhalif” güçleri vurmaya devam ettiğini göstermektedir.

Ortadoğu'da bazı taktiksel farklılıklar olsa da, güçler dengesine baktığımızda şunu görmekteyiz:

  1. ABD+AB ortaklığını gönüllü/gönülsüz destekleyen Kürt Otonom Bölgesi yönetimi (Barzani), Katar, S. Arabistan ve Türkiye.
  2. Esad rejimi yanında yer alan Rusya, İran, Hizbullah (Lübnan).
  3. Esasen Kürtlerden oluşan özgürlük hareketi ve Filistin direnişi. Suriye iç savaşında ve Irak'ta IŞİD'e karşı mücadelede, Filistin'de İsrail saldırılarına ve katliamına karşı mücadelede görüldüğü gibi bölgemizde mücadele eden iki dinamik güç vardır: Kürt halkı ve Filistin halkı.

Emperyalist güçler ve bölgedeki gerici Türkiye, İran, Suriye ve S. Arabistan gibi ülkeler, IŞİD'e karşı mücadeleyi aynı zamanda özgürlük, demokrasi ve devrim güçlerine karşı da kullanmaya çalışıyorlar. Rojava'da devrim ve özerk yaşamı boğmaya çalışanlar onlardır. PYD'nin ve silahlı gücü YPG'nin mücadelesinden, kurumlaşmasından ve çetelere karşı silahlı direnişinden rahatsız olanlar onlardır ve özellikle de İran ve Türkiye'dir. Suriye Demokratik Güçleri önderliğinde özgürlükçü hareketin son olarak Menbiç'i kurtarmasından en çok Türk faşist rejimi rahatsız olmuştur ve bunu sürekli dile getirmektedir.

Menbiç'in zaferi, kaderlerini kendi ellerine alan Arap, Kürt, Türkmen, Çeçen, Çerkez halklarının bir demokratik irade beyanı ve özgürleşme ilanıdır. Halkların özgürlüğü ve kardeşliğinin Suriye ve Ortadoğu'ya yayılması işaretidir. Rojava devrimi ve yönetiminin IŞİD ve bölge gericiliğine karşı güvencesidir. Menbiç'in zaferi, Rojava'da “Kürt Federasyonu” veya da Kuzey Suriye'de, “Demokratik Kuzey Suriye Federasyonu” yönünde yeni siyasi ve askeri gelişmelere yolu açtı. Bu durum, emperyalist güçleri ve bölgenin sömürgeci devletlerini, yani İran ve Suriye'yi ve özellikle Türkiye'yi, yeni ittifak arayışları ve Rojava Devrimini kuşatma, boğma ve tasfiye etme saldırı politikalarına yöneltmiştir.

Türkiye'de 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra, politik İslami faşist AKP hükümeti, Kuzey Kürdistan ve Rojava'da Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı içerde AKP-CHP-MHP'den oluşan bir “milliyetçi cephe” oluşturma peşinde. Dışarıda ise, düşman cephelerde yer aldığı Rusya ve İran'la gizli pazarlık ve görüşmelerle yeni bölgesel saldırı politikalarına yöneldi. Uçak krizi nedeniyle Putin'den özür diledi, tavizler verdi. Dışişleri bakanı, İran'a gizli tutulan bir ziyaret gerçekleştirdi. Suriye rejimi ile Cezayir'de görüşmeler yapıldı. Şimdiki Başbakan B. Yıldırım, “Suriye'de yeni gelişmeler olursa şaşırmayın” diye açıklama yaptı. Nitekim, çok geçmeden Esad rejimi savaş uçaklarıyla Heseke'de yerleşim alanları ve YPG'yi bombaladı. Bölgede halkların ortak iradesi ve eylemi ortaya çıktıkça ve büyüdükçe, emperyalizm ve bölgesel gericilik, devrim ve özgürlük karşısında birleşmeye yöneliyor.

Ortadoğu'da, başta PKK olmak üzere MLKP, Halkların Birleşik Devrim Hareketi güçlerinin yükselen özgürlük, demokrasi ve devrim dinamiği olarak varlığı ve mücadelesi başta Türkiye olmak üzere bütün iktidar odaklarını oldukça rahatsız etmektedir.

Emperyalistlerin ve bölgedeki gerici, faşist işbirlikçi ülkelerin bölge adına atacakları hiçbir adım Ortadoğu halklarının çıkarına olmayacaktır. Emperyalistler istikrar adına bölgede istikrarsızlığı örgütlemekten başka bir şey yapmamışlardır ve yapmıyorlar; önemli olan çıkarlarıdır ve çıkarları istikrarsızlıkla, kaosla devam ettiriliyorsa bunu da uygulamaktan geri kalmayacaklarını defalarca göstermişlerdir.

Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin ve Rusya'nın Ortadoğu'da anlaşabildikleri tek nokta, en azından yenişememe durumunun değişmesine kadar bölgede; somutta da Irak ve Suriye'de savaşın sonlandırılmasından yana olmamalarıdır. Bu politika, “görünen köy kılavuz istemez” türünden bir açıklıkla görülmektedir.

ABD kontrollü Batılı güçlerin Irak ve Suriye'de iç savaşı nasıl körüklediklerini, savaşın taraflarını, en azından savaş olsun diye güya muhalefeti -bu durumda İslami örgütleri- nasıl oluşturuldukları, her bakımdan desteklendikleri ve sahaya sürüldükleri biliniyor. Bunda Türkiye, S. Arabistan ve Katar'ın da oynadıkları rol küçümsenemez. Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirmek isteyen Amerikan emperyalizmi büyük fotoğrafın içine İsrail'in geleceğini de koymaktadır; bölgede İsrail'e karşı mücadele edebilecek potansiyel devletsel yapılar kalmamalıdır, bu nedenle de Ortadoğu etnik ve dinsel kimlikler, mezhepler ayrımıyla birbirine düşman ve bir araya gelemeyecek toplumlardan oluşmalıdır; böylece tamamen ve oldukça kolay kontrol altına alınabilmelidir.

Suriye ve Irak'ta savaşın sonlandırılması veya devam ettirilmesi sorunu tabii ki, sadece Batılı emperyalist ülkelerle sınırlı değildir. Burada bu Batı cephesinin karşısında yer alan (arkadan Çin destekli) bir Rusya-İran ittifakı var. Bu ittifak dikkate alınmaksızın savaşın geleceği konusunda sağlıklı düşünülemez.

Batılı emperyalist güçlerin kendi aralarındaki Ortadoğu üzerine rekabetleri pek su yüzüne çıkmazken, bu güçlerin, özellikle de Amerikan emperyalizminin güdümünde hareket eden; bir bütün olarak Batılı emperyalist güçlerin müttefiki olan yerel güçler arasındaki çıkar çatışmaları en ufak, en önemsiz bir durumda dahi görülmektedir: Suriye'de Esad rejimine karşı muhalefetin örgütlenmesinden muhalefetin desteklenmesine kadar bu yerel güçlerin attıkları her adım karşılıklı olarak izlenmekte ve her bir durma göre karşılıklı pozisyonlar alınmaktadır: Türkiye-İsrail, Türkiye-Mısır, Türkiye-S. Arabistan, Türkiye-İran, İran-S. Arabistan, İsrail-Arap ülkeleri ilişkileri hep birbirini kollama ilişkileridir.

Bölgemizde güç dengesinde, bu ilişkiler/çelişkiler yumağında olası değişmelerin olabileceği de göz önünde tutulmalıdır. Son zamanlarda Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler sadece soğumadı, çelişki olarak gelişti. Müttefik, NATO üyeleri olmalarına rağmen Türkiye ve ABD, bugün Ortadoğu'da, özel olarak da Suriye ve Irak'ta uyumluluk içinde olmayan kendi çıkarlarından dolayı birbirine zıt cephelerde duruyorlar. Türk ordusunun kendi gücüne dayanarak Rusya'nın rızasıyla Suriye'ye yürümesi, ABD tarafından zor hazmedilir bir durumdur. Bunun ötesinde Suriye sorunlarında Türkiye ve Rusya arasında giderek daha da sıkılaşan işbirliği ABD için tasavvur edilemeyenin tasavvur edilmesine dönüşmüştür. Suriye'de Rusya ve Türkiye -buna İran da dahil- birlikte Suriye sorununda ABD ve AB karşısında üstünlüğü ele geçirmiş ve neyin yapılıp yapılmayacağını belirleyecek durumdalar. Suriye rejimi ve ona karşı savaşan belli silahlı İslami örgütler arasında ateşkesi sağladılar. Bu üç ülke, kimin terörist örgüt olup olmadığını belirliyorlar. Bunlar, ateşkesin devam etmesi durumunda Ocak ayında Astan'da rejim ve muhalefet temsilcilerini buluşturarak sorunu siyasi olarak çözmek istiyorlar. Bu üç ülke Suriye sorununda ABD ve AB'yi belirleyici konumdan figüran konumuna düşürdüler.

23-24 Ocak 2017'de Kazakistan'ın başkenti Astana'da gerçekleştirilen görüşmelerine Rusya, Türkiye, İran, Kazakistan ve BM Suriye temsilcisi Staffan de Mistura katıldı. ABD ise, büyükelçilik düzeyinde gözlemci olarak yer aldı. Türkiye'nin desteklediği cihatçı örgütler ve ÖSO da görüşmeler de yer aldı.

Önümüzdeki dönemde, “Suriye'de siyasi çözüm” görüşmeleri, Rusya'nın önderliği, İran ve Türkiye'nin desteği ile daha çok konuşulacak gibi. Rojava'nın yerine Kuzey Suriye Federasyonu kararı ve açıklaması, Kürtler bakımında da yeni bir “statü”nün eşiğine gelindiğini söylüyor.

T.C'nin, Kürt düşmanlığı politikaları, başkanlık referandumu nedeniyle içeride olduğu gibi, bölgede de, işgal ve savaş biçiminde sürebilir.

Bu girişim öncesinde başlayan ve sonrasında da yoğunlaşan Türkiye-Rusya ilişkileri, Batılı emperyalist güçlerin Ukrayna, Karadeniz, Akdeniz ve Irak-Suriye merkezli Ortadoğu politikalarını olumsuz etkileyebilir. Faşist diktatör Erdoğan, Türkiye-İran, Türkiye-Rusya yakınlaşmasını, iflas etmiş Suriye politikasından kurtuluşun bir yolu olarak görebilir, görmektedir.

Afganistan, Irak ve Suriye savaşları şunu göstermiştir: Emperyalist güçler ve bölgedeki işbirlikçileri mezhep ayrımcılığını körüklüyorlar ve çıkarlarının seyrine göre taşeron veya vekil çete örgütlerden birini, duruma göre de aynı anda birkaçını destekleyebiliyorlar. Bunun tipik örneğini İslami faşist AKP oluşturmaktadır. Açık ki, İslami örgütler ABD, AB, Rusya, geri planda Çin gibi emperyalist güçlerin, Türkiye, İran, S. Arabistan gibi bölgesel güçlerin rekabetinden besleniyorlar ve güçleniyorlar. Böyle bir durum olmasa bu coğrafyada, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleştiği bir ortamda bu türden örgütlerin oluşumu ve güçlenmesi, devlet kuracak kadar cüretkar olmaları pek mümkün olamaz.

Emperyalist güçler ve yerel işbirlikçileri her şeye muktedir değiller.

Ortadoğu sadece talan eden, sömüren emperyalist güçlerden ve yerli işbirlikçilerinden ibaret değildir. Ortadoğu'da içinden çıkılamaz hale getirilmiş, kangrenleşmiş sorunların esas sorumlusu yerli işbirlikçilerle birlikte sürdürülen emperyalist tahakkümdür. Buna karşı mücadele ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesidir. Bu mücadelenin öznesi ezilen halklar, emekçi yığınlar ve işçi sınıfıdır. Bu öznelerin devrimci mücadelesi olmaksızın emperyalizm oyununu oynamaya devam edecektir. Bölgemizde mezhep savaşlarını, etnik çatışmaları önlemenin, emperyalistleri ve işbirlikçilerini kovmanın ve özgürleşmenin başka bir yolu yoktur. Filistin ve Kürt ulusal sorununa bir de Arap ulusal sorunu eklenmiş durumdadır. Yerli işbirlikçileriyle birlikte kamplaşmış emperyalist haydutlar, çıkarları için Kürdü, Arabı, Türkü, Ezidiyi, Sünniyi, Aleviyi, Hristiyanı karşılıklı kışkırtarak birbirlerini boğazlatmak için ellerinden geleni yapmaktadır.

Bu çatışmalar Ortadoğu'nun kaderi olmamalıdır. Olmaması içi mücadele edilmelidir. Buna Rojava devrimi bir örnek oluşturmaktadır. Rojava, Kürt halkının sömürgeciliğe karşı kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde ulusal özgürlüğe açılan kapıdır. Rojava’da kendi kaderini tayin etme pratiği, bölgede ezilen halklara yol gösteren ışık olarak algılanmalıdır. Rojava devrimini sadece Kürtler değil, bölge halklarının hepsi içselleştirmelidir. Rojava, yaşamın nasıl değiştirilebileceğini, ortaklaştırılabileceğini pratikte göstermektedir. Rojava devrimi, sadece Kürt, Batı Kürdistan devrimi olarak görüldüğünde Ortadoğu halkları kaybetmiş olur. Orada Kürdün yanı sıra, Arabı, Türkmeni, Ezidisi, Hristiyanı, Süryanisi de var. Rojava, etnik, mezhepsel, dinsel bakımında Ortadoğu mozaiğinin bir minyatürüdür.

Rojava'da Kürt halkı gerçekleştirdiği devrimle kendi demokratik halk yönetimini; özerk, konfederal içerikli yönetimlerini oluşturdu. Bu devrimin en temel demokratik özelliği ve vazgeçilemez ilkesi, her etnik ve dinsel topluluğun özerk, konfederal yönetimde yer almasıdır. Burada söz konusu olan, Rojava'da, somutta da Kantonlarda yaşayan etnik topluluklar arasında kardeşliğin ve eşitliğin uygulanmasının ilkeselleştirilmesidir. Bunun böyle olduğunu, toplumsal yaşamın örgütlenmesinde (kurumsallaşmada), özsavunmada görmekteyiz. Devrimin kurumsallaşması henüz inşa halinde olsa da, salt şimdiye kadar bu doğrultuda atılmış olan adımlar, bu yönetimin Ortadoğu halkları için örnek alınabilecek bir yönetim olduğunu, Ortadoğu'da halkların bu yoldan kendi geleceklerini belirleyebilecek adımlar atabileceklerini göstermektedir. Salt bu temel ögelerinden dolayı Rojava Devrimi, Ortadoğu'da emperyalist ve yerel sömürgeci güçleri oldukça rahatsız etmektedir. Türkiye rahatsız olan güçlerin başında gelmektedir. Bu nedenle de emperyalist güçlerin yanı sıra en gayretli bir biçimde bu devrimin boğulmasından yanadır. Onun bu gayretini Kobane direnişi döneminde IŞİD'i desteklerken gördük.

Ortadoğu'da toplumsal yaşamın iç içe geçmişliği; bir arada olarak ayrışmışlığı; emperyalist, sömürgeci ilhak ve tahakkümün farklı etnik ve dinsel toplumların sorunlarını ortaklaştırması Ortadoğu'da bölgesel devrimin zeminini güçlendirmiştir. Rojava Devrimi ve sonrasında Kobane ve Şengal direnişleri, bugün Menbiç'in özgürleştirilmesi, bu mücadelelere katılan ve bu topraklardaki mücadeleyi kendi mücadelesi olarak gören anlayışların pratiği Ortadoğu'da bölgesel devrimin ilk filizleri olarak kabul edilmelidir.

Gelinen nokta, Rojava devrimini içselleştirmeyenlerin veya içselleştiremeyenlerin ne Türkiye'de ne Kürdistan'da ve genel olarak da Ortadoğu'da yapabilecekleri fazla bir şeyin olmadığını göstermektedir. Öyle ki, enternasyonal tugayların oluşturulduğu, aynen İspanya iç savaşında olduğu gibi cephelerde Almanca, İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Türkçe, Kürtçe konuşulduğu bir devrim aşamasından geriye dönüş pek düşünülemez.

Rojava Devrimi eskiden beri bilinen bir gerçeği güncellemiştir: İktidar mücadelesinde karşı devrimci güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak için birisine karşı diğerine göz yummak, ona yedeklenmek zorunda değilsin veya düşmanımın düşmanı her zaman dost olmayabilir. Bu anlamda Rojava Devrimi “üçünü yol”dan ilerleme olarak gelişmiştir.

Patimiz MLKP III. Kongresinden sonra bölgesel devrimlerin koşullarının olgunlaşmakta olduğu öngörüsüyle hareket ederek Balkanlar, Kafksya ve Ortadoğu'da bölgesel antiemperyalist mücadele koordinasyonlarının kurulması için yoğun çaba harcamış ve bunun sonucu olarak Balkanlarda ve Ortadoğu'da bu koordinasyonlar kurulmuştur. Bu doğru adımın bugün de her üç bölgede maddi zemini vardır. Her üç bölgede de emperyalizme ve yerel gericiliğe karşı mücadelenin ortaklaştırılabileceği tabansal örgülenme Antiemperyalist Mücadele Koordinasyonlarıdır. Şüphesiz ki, Rojava Devrimi ve sonrasındaki gelişmeler; partimizin bu mücadelede yer alması, enternasyonalist tugayların kurulması, Suriye Demokratik Güçleri'nin ve en son olarak da Halkların Birleşik Devrim Hareketi'nin kurulması ve özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yer alması, Antiemperyalist Mücadele Koordinasyonu örgütlenmesinin ve siyasi içeriğinin çok çok ilerisindedir. Ama unutmamak gerekir ki, Ortadoğu'da emperyalizme ve yerel gericiliğe, faşizme ve dinsel faşizme karşı olan demokrasi ve özgürlük talep eden bütün güçlerin bu mücadeleye katılmaları, mücadelenin onlarla da ortaklaştırılması için bu koordinasyonlar gereklidir. Bugün Ortadoğu'da sınıf mücadelesinin temel ihtiyacı, bölgesel bir enternasyonal platformun oluşturulmasıdır.

ICOR, Ortadoğu'da Antiemperyalist Mücadele Koordinasyonunun yeniden kurulmasına, canlandırılmasına, kapsamlaştırılmasına katkıda bulunmalıdır. Enternasyonalist bir kuruluş olarak ICOR, sadece Ortadoğu'da mücadelenin ortaklaştırılmasına değil, öncelikle Balkanlar'daki, Kafkasya'daki ve dünyanın diğer bölgelerindeki mücadelelerin de ortaklaştırılmasına doğrudan katkı sağlamalı, bu mücadelelerde fiilen yer almalı, bunu kendi varlık nedeni olarak görmelidir.

Nasıl bir gelecek?

Ortadoğu'yu nasıl bir gelecek bekliyor sorusunun en fazla iki cevabı var:

Ya mevcut veya yeniden biçimlendirilmek istenen sömürgeci, işgalci köleci düzen altında yaşamaya devam etmek veya da emperyalist tahakküm ve işbirlikçi iktidarlara karşı ortaklaştırılmış özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltmek.

Seçim yapma durumumuz yok. O halde Ortadoğu'nun geleceğini biz belirlemeliyiz, kendi geleceğimizi kendi elimize almalıyız. Bunun için ortaklaştırılmış, bölgesel devrim bilincini geliştirmeliyiz. Ortadoğu'nun kurtuluşu, emperyalizm ve işbirlikçi rejimlere, bunun ötesinde İslamcı çetelere karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle olabilir. Ortadoğu'yu özgürleştirmek bölge halklarının, emekçilerinin ve işçi sınıfının ortaklaştırılmış mücadelesiyle mümkün olabilir. Bunun böyle olacağını Rojava devrimi göstermektedir. Rojava devrimi coğrafi olarak küçük bir alanda Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin devrimidir. Ortadoğu çapında bu, Arapların, Kürtlerin, Türklerin, Perslerin ortaklaştırılmış devrimi olmalıdır. Bu mücadelenin başarısı emperyalizme, yerli işbirlikçilerine ve İslamcı çetelere karşı mücadelenin örgütsel ortaklaştırılasından geçmektedir.

Ortadoğu'nun, sosyalizm ufuklu özgür ve demokratik geleceği, ilerici, antiemperyalist, devrimci ve komünist güçlerin bölgemizi talan eden, sömüren, kana boğan emperyalist güçlere ve işbirlikçilerine karşı ortaklaştırılmış mücadelesinin ürünü olacaktır.

Document Actions